OSMANLI BELGELERİ IŞIĞINDA ABAZA ÜLKESİ ve ABAZALAR
Osmanlı belgelerinde Faş ile Anapa Arasındaki sahili gören bölgelerde yaşayan bütün Adige, Ubıh ve Abaza topluluklarının, 1829 öncesinde “Abaza” çatı ismi altında isimlendirildiklerini görmekteyiz. Bunların dışında kalan daha iç bölgelerdeki Bjeduğ, Besleney ve Kabardey gibi Adige grupları ise ‘Çerkes’ ismiyle adlandırılmaktaydı.
Osmanlı Devleti’nin Kırım ve Karadeniz’in doğu sahillerini kontrolü altına aldığı 15. yy ortalarından itibaren özelikle iskele özelliği bulunan sahil noktalarındaki Adige, Ubıh ve Abaza gruplarının liderleriyle temas kurmaya özen göstermiştir. Ticari faaliyetlerin bir takım imtiyazlar tanınan bu beylerin sorumluluğu ve teminatı altında yürütülmesi hedeflenmiştir.
Osmanlı Arşivi envanterindeki Mühimme Defterlerinde bu konuda oldukça detaylı bilgiler bulunmaktadır. Örneğin 131 numaralı mühimme defterinde sırasıyla Natuhac, Ğuaye, Subaşı, Mamay, Soça, Kamış, Ubıh, Çandı [Tsandı] İskeleleri, yönetici konumundaki beyleriyle birlikte gösterilmektedir. İsmi geçen beylerin İslam dinine girip Osmanlı Devleti’ne tabi olduklarını bildirdikleri ve padişah fermanıyla eskiden sahip oldukları köy ve arazilerin yine kendi tasarruflarına bırakıldığı, isimlerine bir de Müslüman ismi eklendiği ve hiçbir Osmanlı vatandaşına zarar vermemeleri için kendilerine tembihte bulunulduğu bilgisi yer almaktadır. (Bkz. A.DVNS.MHM.d 131/1157, 30 Ca 1136 [25 Şubat 1724]; A.DVNS.MHM.d 131/1212, 10 C 1136 [6 Mart 1724])
Osmanlı Devletince Sohum Muhafızı unvanıyla Anapa ile Faş arasındaki bölgede yetkilendirilen Çaçba Keleş Ahmet Bey’in; Rus tarafına geçip Osmanlı Devleti’ne isyan ederek Çerkes topraklarına hücum eden Şahin Giray komutasındaki Tatarlara karşı Çerkeslere yardıma gittiği, 18 Ekim 1783 tarihli bir Hatt-ı Hümayun belgesinde rapor edilmektedir. (Bkz. HAT 10/338, Hicri 21 Zilkade 1197 [18 Ekim 1783])
Anapa Kalesi ile birlikte Osmanlı Devleti’nin Doğu Karadeniz’deki en önemli üslerinden biri olan Sohum Kale muhafızı Çaçba Keleş Ahmet Bey, bölgede nüfuzunu sürekli artırmaktaydı. Sohum limanında kurduğu tersanede Osmanlı Donanması için gemi inşası gerçekleştirecek kadar güven kazanan Keleş Bey, bununla birlikte yönetiminin özerk yapısını korumak için de çaba sarf etmekten geri kalmamıştır. Örneğin, İstanbul yönetimince idam kararı çıkarılan Tayyar Paşa’yı saklayarak Kırım’a kaçmasına göz yummuştur. Olabildiğince esnek bir özerklik uygulamaya çalışan Keleşbey, Kemhal’da üslenmiş Rus Garnizonu Komutanı ile yaptığı yazışmalarda “Abaza Hükümdarı” imzasını kullanmaktaydı. (Bkz. YB(21) 10/70, Hicri 7 Ca 1222 [13 Temmuz 1807]).
“Abaza hükümdarı” ünvanının sadece tek taraflı olarak kullanılmadığını da yine Osmanlı arşiv belgelerinde görmek mümkündür. Çaçba hanedanından son Abhazya hükümdarı olan Hamid [Abdülhamid] Bey’in yanında hizmet etmekte iken Osmanlı topraklarına gelmiş olan Hüseyin Ağa’nın Adige emirlerinden İbrahim Bey ile Hasan Efendi ile birlikte mecidi nişanı ile ödüllendirilmelerini öngören Dahiliye Bakanlığında hazırlanan İrade belgesinde “Abaza Memaliki Hükümdarı makamında bulunan” (Abaza hükümdarı konumunda bulunan) ifadesinin kullanılması, ABAZA coğrafyasının merkezinin Osmanlı otoritelerince Sohum kabul edilip buradaki hükümdarın da “ABAZA HÜKÜMDARI” olarak benimsenmiş olduğunu ortaya koymaktadır. (Bkz. İ.DH. 304/19311, Hicri 13 L 1270 [9 Temmuz 1854])
Sohum Muhafızı Keleş Ahmet Bey’in “Abaza Hükümdarı” imzasını kullanması ayan beyan ortada iken davur soner’in Abhazyalı Abazaları Abazalıktan soyutlayarak kimliksizleştirmek adına bir “tarih bükücü” edasıyla ABAZA sözcüğünün son harfini “E” yaparak kendince “sorunu” kökünden çözdüğünü zannederek ve Abazaların tarihi mirasına konmaya çalışması, tarih şarlatanlığından başka bir şey değildir.
Rusya’nın Kırım’ı işgali sürecinde tehlikenin ciddiyetini görerek Ferah Ali Paşa öncülüğünde Anapa Kalesinde güçlü bir garnizon oluşturan ve adeta yeniden bir şehir kurarak ticari bir merkez inşaa eden Osmanlı Devleti, askeri tedbirlerle eş zamanlı olarak bölgedeki Adige, Ubıh ve Abaza topluluklarıyla da iyi ilişkiler kurarak İslam’ın yayılmasına gayret göstermiştir. Öncelikle Kırım’dan kaçarak gelen Nogay toplulukları bu bölgede iskân olunarak askeri kaynak olarak kullanılırken, bölgede bulunan diğer kabileler de liderlerine bir takım hediye ve imtiyazlar sağlanarak müttefik edinilmeye çalışılmıştır. Bu konuda inisiyatif alan Çıldır Valisi Süleyman Paşa’nın talebi doğrultusunda Soğucak Kalesi Emini Süleyman Ağa’ya “Abaza kabaili için bir kıta istimâlet” yani Karadeniz sahillerinde yer alan Abaza çatı ismi altındaki Adige, Ubıh ve Abaza kabilelerine ‘gönüllerinin hoş tutulacağı belge’ hazırlanarak verilmesi kararının alındığı görülmektedir. (Bkz. C.DH 137/6825, Hicri 22 C 1194 [25 Haziran 1780])
Kuzey-Batı Kafkasya için Anapa Kalesi’ni irtibat ve harekât üssü olarak kullanan Osmanlı Devleti, bu nokta merkezli bir haberleşme ağız kurarak gelen haber, bilgi ve raporlar doğrultusunda politikalar üreterek somut adımlar atmaya gayret etmiştir. Osmanlı Padişahlarının önem addedilen belirli konularda bizzat hazırlattıkları yahut üzerine bilgi notu ekledikleri belgeler olan Hatt-ı Hümayun belgelerine baktığımızda Kuzey-Batı Kafkasya’nın etnik yapısı da dahil olmak üzere önemli bilgiler içerdiklerini görmekteyiz.
Rusların güneye inmek için Kuban Nehri üzerinden yaptıkları baskıdan bunalarak Osmanlı’dan yardım talebinde bulunan “Abaza ve Çerkes” kabilelerinin temsilcilerinin Osmanlı Devleti’nin bölgede harekât için başkomutan olarak atamış olduğu Battal Paşa’nın harekete geçmesinden önce İstanbul’a gelerek yardım taleplerini elden iletmiş oldukları görülmektedir. Yanlarında getirdikleri mahzar (mühürlü toplu dilekçe), padişah tarafından görülerek olumlu yanıtlanarak istenilen askeri yardımın sağlanması talimatı verilirken yirmi kişiden oluşan bu elçiler heyetinin misafir edilmesinde gerekli ihtimamın gösterilerek çeşitli hediyeler ve harçlıklar verilmesi emredilmiştir. (Bkz. HAT 229/12758, Hicri 29 Zilhicce 1222 [27 Şubat 1808]).
1810 tarihinde Ruslar tarafından işgal edilene dek Sohum merkezli Abaza yönetiminin, bugünkü Abhazya sınırlarının dışında Çerkezistan olarak isimlendirilen bölgede kalan Sadz Abazaları ile diğer Abaza topluluklar ve Adige kabileleriyle iyi ilişkiler içerisinde bulunduğunu görmekteyiz. Bu ilişkiler zeminindeki kurulacak askeri ittifak, Çaçba Arslan Bey döneminde de kendisini göstermiştir. Çaçba Arslan Bey, babası Keleş Ahmet Bey’den sonra Rus işgaline uğrayan Sohumkale’yi yeniden almak için Osmanlı’nın da desteğiyle birtakım askeri operasyonlarda bulunmuştur.
1815 tarihli bir Osmanlı belgesinde verilen bilgilere göre Trabzon Valisi Salih Paşa’dan gelen tahrirat ve talep üzerine, Abaza ve Çerkes kabileleriyle ittifak halinde bulunduğu rapor edilen Arslan Bey için gereken desteğin sağlanacağı belirtilerek askeri harekatta kullanılacak top, topçu ve mühimmatın Trabzon’dan temin edilerek gönderileceği bildirilmektedir. (Bkz. HAT 410/21302, Hicri 29 Zilhicce 1230 [2 Aralık 1815])
Bzıp ötesindeki Çerkes isimlendirmesi altındaki Abaza ve Adige gruplarla eyleme geçen Arslanbey dönem dönem başarılar elde etmişse de nihai bir sonuç elde edememiştir. 1822 tarihli bir Hatt-ı Hümayun belgesinde, Çerkes bölgesinden topladığı çok sayıda savaşçı ile Sohum üzerine yürüyen Arslanbey’in Abhazya’nın Muk bölgesinde Ruslara yenilerek geri çekilmek durumunda kaldığı rapor edilmektedir. (Bkz. HAT 962/41203-E, Hicri 25 Cemaziyelahir 1237 [19 Mart 1822]).
1827 tarihli bir Hattı- Hümayun’ da Abaza etnik yapısını oluşturan Altıkesek, Barakay, Bağ, Şegerey ve Kızılbek boyları ile birlikte Şapsığ ve Natuhac kabileleri de Abaza olarak kategorize edilmiştir. Hatta o dönemlerde Kızılbek Abazalara tabi olarak yaşayan Karaçayların dahi bu tasnifte ‘Abaza” olarak kategorize edildiği görülmektedir. (Bkz. HAT 1104/44590-Y, Hicri 29 Zilhicce 1242 [24 Temmuz 1827])
Osmanlı-Rus Savaşı (1828-29) sürecinde bir kez daha İstanbul’a bazı Abaza, Ubıh ve Adige kabilelerin beylerinin temsilci sıfatıyla geldikleri görülmektedir. Trabzon Valisi Hasan Paşa tarafından bunlardan bahseder tarzda İstanbul’a gönderilen raporda bu kabilelerin Kuban Nehri’ni geçerek Rusya hatlarına verdikleri zarardan dolayı duyulan memnuniyet vurgulanarak bu beylere iyi muamelede bulunulması istenmiştir. Cevaben kaleme alınan Hatt-ı Hümayun belgesinde bu durum takdir edilerek, aynı dinin mensupları olarak ahitname imzalayarak Osmanlı Devleti’yle müttefik konumuna gelmiş olan Soça, Hize, Vardan, Ubıh, Çandı (Tsandı), Arıd, Geç ve Medazey kabilelerinin de hazırlanacak bir emirname ile aynı askeri harekata katılım göstermeleri talep edilmesi karara bağlanmıştır. (HAT 1029/42837-E, Hicri 21 Muharrem 1244 [3 Ağustos 1828])
Osmanlı Devleti merkez yönetimi, bu tasnife istinaden Anapa Kalesi’ne çağırdığı Abaza, Adige, Ubıh, Karaçay ve Nogay temsilcilerine yemin ettirip ahitnameler imzalatarak Rusların işgal ve yayılışına karşı bu gruplarla askeri ittifakta bulunmaya çalışmıştır. (Söz konusu ahitnameler için Bkz. HAT 1104 numaralı dosyadaki 44590-A(Ubıh), 44590-B(Şegerey), 44590-J(Bağ), 44590-M(Altıkesek), 44590-S(Barakay), 44590-U gömlekleri vd.)
Rusya ile Osmanlı Devleti arasında imzalanan 1829 tarihli Edirne Antlaşması ile Osmanlı Devleti daha önceleri kendisine ait olarak gördüğü Çerkes coğrafyası üzerindeki tüm haklarından vazgeçtiğini deklare etmişti. Bununla birlikte Anapa ve Soğucak dışında Kuban Nehriyle Abhazya’nın Bzıb Nehri arasındaki Karadeniz sahillerinin kontrolü de Rusya’ya geçmişti. Ortaya çıkan yeni tabloda yukarıda belirtmiş olduğumuz “ABAZA” isminin Adigelerin önemli bir kısmını da kapsar biçimde ‘genel’ isim niteliğinde kullanımının terkedildiğini görmekteyiz. İç bölgeler de dahil olmak üzere yoğunluk kazanan Kafkas-Rus mücadelesi ve akabinde gerçekleşen göç ve sürgün sürecinde “ABAZA” genellemesi yerini “ÇERKES” çatı ismine bırakmıştır.
Osmanlı Arşiv Belgeleri Işığında konuyu özetlemek gerekirse, 1829 öncesi dönemde etnik anlamda bütün Abaza boyları (Aşıwa-Aşkarıwa-Apsıwa-Sadz) “ABAZA” çatı ismi altında tasnif edilmekte iken Adige halkının sadece Şapsığ, Natuhay ve kimi zaman da Abzeh toplulukları bu isimlendirme altında sıralanmaktaydı. Bjeduğ, Mahoş, Kabardey ve Besney boylarındaki Adigeler ise hiçbir zaman “ABAZA” olarak adlandırılmamışlardır. Bu durumun izdüşümünü günümüz ÇERKES isminin çatı işlevindeki kullanımında görmekteyiz. Abazaların Aşıwa ve Aşkarıwa boyları bu ismi benimsemiş ve belgelerde bu adlandırma ile kendilerine yer bulmuş iken Apsıwa Abazalar hiçbir zaman “ÇERKES” çatı ismini kullanmamışlar ve kendilerini her zaman ABAZA ismiyle tanımlamışlar ve resmi belgelerde bu adlandırmayla kaydedilmişlerdir.
Sadz Abazalarının durumu ise biraz daha farklılık ifade etmektedir. Kafkasya’da yaşamış oldukları tarihi topraklarda Altıkesek, Bağ, Çegerey, Barakay ve Kızılbek gibi diğer Abaza boyları gibi 1829 sonrası dönemde yaşadıkları coğrafya ön planda tutularak komşularıyla birlikte başkaları tarafından “ÇERKES” ismiyle tanımlanmalarına karşın etnik kimliklerini belirtmede bu ismi kullanmamışlardır. Sadz Abaza topluluğu, 1864 sonrası yaşadıkları sürgün sürecinde önce Batum ve Balkanlara göç etmek durumunda bırakılmışlardır. Büyük bölümü buradan Anadolu topraklarına bir kez daha göçmek zorunda kalan Sadzlar, bugün bulundukları köylere iskân olunduktan sonra etnik ve kültürel sadece ABAZA ismiyle kendilerini tanımlamışlardır. Haliyle bugün Sadz Abazaları da ÇERKES çatı isminin dışında kalmaktadır.
Osmanlı kayıtlarında Anapa ile Poti arasını kapsayan Karadeniz sahil bölgesinin Abaza memleketi, ülkesi veya vilayeti gibi isimlerle anıldığı bir coğrafya şeklinde yer aldığı bir tabloda ABAZA ETNİSİTESİNİ reddederek akıllara ziyan çıkarımlar yapmaya çalışmaktan daha büyük bir ahmaklık olmasa gerekir. 1400’lü yıllardan itibaren Osmanlı ile iletişime geçen bugünkü Abhazya sınırları dahilindeki merkezi yönetime itaat eden Apsıwa Abaza boyları ve Gagra ötesi Soçi arasında yer alan Sadz Abazaları başta olmak üzere Ahçıps, Medazey ve Aybga Abaza topluluklarının varlıkları tarihi vesikalarla sabittir. Bunların konuştukları Abazacanın lehçelerinin önemli bölümü Abhazya, Abazaşta (Karaçay-Çerkes’deki Abaza yerleşim bölgeleri) ve Türkiye ile Batum başta olmak üzere diaspora bölgelerinde varlığını sürdürmektedir.
100 milyonun üzerinde bir belge hazinesine sahip olan Osmanlı Arşivi’ndeki vesikalar görmezden gelinerek, internet üzerinden bulunan kes yapıştır tarzındaki bir iki harita, birkaç ikinci el alıntı ve tercüme bilgi ile bugünkü Abhazya coğrafyasını ABAZA bölgesi dışında saymak, art niyet ve cehalet birlikteliğinin sonucudur.
Osmanlı Devleti’nde bir tür Bakanlar Kurulu konumunda olan Dîvân-ı Hümâyun’da gündeme gelip karara bağlanan konularda padişahın onayı alındıktan sonra düzenlenen fermanların kopyalarının kaydedildiği defterler olan Mühimme Defterleri’ne baktığımızda da bu gerçek en bariz şekliyle karşımıza çıkmaktadır. Bu belgelerden birkaçına birlikte kulak verelim:
72 numaralı Mühimme defterinde yer alan 630. hükümde ise ticaret için “Abaza Vilayeti’nde Sohum’a gidip” geri dönmek için gemi bulamadıklarından kışı geçirmek için burada kalan tüccarları alıp getirmek için Mehmet Reis adlı bir kaptanın gönderildiği Kefe Beylerbeyi’ne bildirilmektedir. (Bkz. BOA, A.DVNS.MHM.d 72/630, Hicri 2 Ramazan 1002 [22 Mayıs 1594])
19 numaralı Mühimme defterinde, Kocaeli Beyi Haydar Bey’in gönderdiği mektuba cevaben Abaza’ya tabi Sohum semtine ticaret gidip burada kalan ve geri dönemeyen yedi sekiz Müslüman ailenin buradan getirilebilmesi için Halil, Behram ve Ramazan adlı reislerin talepte bulundukları ve bunların gemilerinde taşınması yasak mal bulundurmayacaklarına dair Haydar Bey’in kefil olduğunu ve gerekli izinlerin verildiğine dair İstanbul Muhtesibi ve İskele Emini’ne gönderilen 142. hüküm yer almaktadır. (Bkz. BOA, A.DVNS.MHM.d 19/142, Hicri 21 Muharrem 980 [3 Haziran 1572])
Bu defterde yer alan söz konusu mevzuyla ile ilgili 146. hükümde de Abaza Vilayeti ‘ne varınca yol üzerinde olan kadılara yazılmış olup, Haydar Bey’in kefil olduğu yukarıda bahsi geçen üç geminin kontrol edilerek bunlarda taşınması yasak top, silah ve barut ya da at bulunmadığından emin olunması istenmektedir. (Bkz. BOA, A.DVNS.MHM.d 19/146, Hicri 980 M 21 [3 Haziran 1572])
Yine aynı konuda kaleme alınan 276. hükümde de benzer şekilde Abaza Vilayeti’ne giden yol üzerindeki kadı ve iskele eminlerinden “Abaza’ya tabi Sohum semtine giden Müslümanları kurtarmak için” gidecek olan üç gemiyle tuz ve meşin de gönderilebilmesine izin verilmekte olup yine yasaklı mal taşınmadığı sürece engel olunmaması emredilmektedir. (Bkz. BOA, A.DVNS.MHM.d 19/276, Hicri 6 Safer 980 [18 Haziran 1572])
Özellikle 19.yy Osmanlı Belgelerinde Abhazyalı Abazalar hakkında oldukça detaylı bilgilere ulaşmaktayız. Rus işgali altındaki Sohum’u ele geçirmek için mücadele veren Çaçba Arslanbey’den bahseden bir Osmanlı belgesinde Rusya ile imzalanan 1812 Bükreş Antlaşması gereğince Rus-Osmanlı sınırı olarak kabul edildiğinin vurgulandığı belgede Osmanlı tarafında kalan “Abaza ülkesinde bulunan kabail (kabileler) halkı” listelenmektedir. Anakliya Kalesi, bugünkü Abhazya ile Gürcistan arasındaki sınırı oluşturan İngur nehrinin sol yakasında yer almaktadır. (Bkz. C.HR 48/2383, Hicri 29 Şevval 1228[25.10.1813] ):
“Abaza memleketinde vâki Biçunda [Pitsunda] suyundan Anakara [Anakliya] Suyu’na gelinceye kadar Arslanbey kullarının nesli hükumetinde (hanedanının kontrolünde) olan memleketlerde kendine hizmet ve Devlet-i Aliyye’ye itaat ve ibraz-ı şecaat (cesaret sergileyen) kabilelerin isimleridir” denilerek aristokratik derecelendirmeye göre önde gelen Abaza sülaleler şu şekilde sıralanmaktadır:
- “Kabileler beyan olunur”:
- Zeyşpalar 2. Açbalar 3. [İ]Nalpalar 4. Marşanlar 5. Yemhâlar 6. Çbaluhalar 7. Çuktuvalar
- “Rütbe-i Aznavurdan [asilzade tabakasında] olanlar beyan olunur”:
- Lakırbalar 2. Zvanbalar 3. Maanlar 4. Akırtâlar 5. Bağbalar 6. Arlanlar 7. Mkanbalar 8. Bulablar 9. Zujbalar
- “Mir-i merkumun [Arslanbey’in] Memleketi civarında olup hin-i iktizâda [gerekli zamanlarda] hizmet ve itaat eden diğer kabileler beyan olunur”:
- Subaşılar 2. Çandalılar 3. Vardanlılar 4. Ubuhlular 5. Soçalılar 6. Arıdbalılar 7. Çanbalar
Görüldüğü üzere yapılan listede ilk iki grup ağırlıklı bugünkü Abhazya coğrafyasında yer alan sülale/klan grupları yer alırken üçüncü grupta askeri operasyonlarda Arslanbey ile ortak hareket eden Abhazya sınırı ötesindeki bazı Abaza gruplar ve Ubıh kabileler yer almaktadır. Bu üçüncü grup, Osmanlı belgelerinde ‘Çerkes’ adlandırmasıyla kendisine yer bulmaktadır. Bir başka ifadeyle bu belgede Pitsunda ile Anakliya arasında Çaçba hanedanının hükmünün geçtiği Abaza topraklarını kapsayan bir bölgedeki Abaza topluluklar ile Abhazya coğrafyasının ötesinde daha kuzey ve doğusunda yer alan civar topraklardaki dağlı Abazalarla müttefik Ubıh ve Adige gruplardan bahsedilmektedir.
Hal böyle iken davur soner’in Abhazya Abazalarını ABAZA kavramının dışında tutma hezeyanına ilaveten kartvelist gürcü saçmalıklarını kopyalamak suretiyle Abazaların Aristokrat tabakasının hemen tamamının Gürcü-Migrellerden oluştuğunu iddia etmesi ve bunu teyid için bu sülale isimlerinin sonlarına “şivili, _baya,” gibi gürcüce ekler getirerek kullananan ultra-faşist kartvel iddialardan medet umması, kin ve nefret dolu bir zavallılık ve art niyetle süslenmiş bir cehalet örneğidir. Soyadını tahrif edip değiştirmekle bu işler halloluyorsa kendisine bundan sonra DAVURİŞVİLİ ismini kullanmasını öneriyoruz.
ABAZA ülkesinin merkezi konumunda olan Sohum ve Abazalardan söz eden Osmanlı arşiv belgelerine konu olan meselelerden birisi de yaygın ve etkili şekilde korsanlık faaliyetli yürüten silahlı Abaza gruplardır.
Özellikle belirli dönemlerde korsanlık faaliyetlerinde bulunarak Osmanlı vatandaşı olan bazı köylere de baskın veren silahlı Abaza grupların eylemlerinin, Osmanlı Mühimme Defterlerine yansıyarak bu konuda gerekli tedbirlerin alınması için emirnameler çıkarıldığını görmekteyiz. Örneğin 14-1 numaralı Mühimme Defteri’nde yer alan Erzurum Beylerbeyi’ne yazılan bir hükümde, Batum Beyi İskender Bey’den gelen bir mektupta “bahar zamanı Abaza taifesinin Güryel Vilayetini garet etmeyi adet edindiği” buna karşılık Batum’daki sipahilerin bir araya gelerek bu olayları önlemede bir yarar sağlamadıklarından şikayetinin alındığı ifade edilerek bölgedeki askeri ve idari yöneticilerin ve tımar sahiplerinin bahar mevsiminde bir araya gelerek bu duruma müdahale etmeyerek Abazaların zarar vermeye devam etmeleri halinde tımarlarının ellerinden alınarak cezalandırılacakları bilgisi uyarısı yapılmaktadır. (Bkz. A.DVNS.MHM.d 14-1/58, Hicri 29 Muharrem 979 [23 Haziran 1571])
Aynı konunun daha detaylı olarak ele alındığı 14-2 numaralı Mühimme Defteri’nde Trabzon Beyi’ne yazılan 1471. Hükümde ise Arhavi Kadısı’ndan alınan bilgilere göre Batum’a bağlı Gönye kazasının Makriyel adlı köyünün iki Abaza gemisi tarafından basılarak yağmalandığı, Arhavi’ye bağlı Sendere köyünün ise dört gemiyle gelen Abazalarca basılarak yağmalanırken köylülerin bir kısmının katledilip yaralandığı veya esir alınıp götürüldüğü belirtilmektedir. Bölgedeki deniz trafiğinin “deryada Abaza gemileri vardır deyu” sekteye uğradığından hareketle, Batum Beyi ile ortak hareket edilerek silahlı adamların kayıklara yerleştirilerek devriye gezilmesi ve baskına gelen Abazaların cezalandırılması emredilmektedir. (Bkz. A.DVNS.MHM.d 14-2/1471, Hicri 13 Rebiyulevvel 979 [5 Ağustos 1571])
12 numaralı Mühimme defterinde de yine Doğu Karadeniz sahillerinde sürekli baskın ve yağma eylemlerinde bulunan “Abaza taifesinin haklarından gelinmesi” için Trabzon Beyi’nin harekete geçerek gerekli tedbirleri alması ve özellikle Arhavi sahillerinin görevlendirilecek Osmanlı “il erleri” ile korunması emredilmektedir. (Bkz. A.DVNS.MHM.d 12/980, Hicri 15 Rebiyulevvel 979 [7 Ağustos 1571])
Osmanlı Devleti, “eşkıya” “kefere” deyimini kendine itaat etmeyen silahlı gruplar için sıklıkla kullanmıştır. Ancak kendi otoritesini tanıyan grupların yöneticileri bey ve başbuğ gibi isimlerle adlandırılmış ve kendilerine görevler verilmiştir.
Örneğin, Batum zabiti Mustafa Bey’e gönderilen hükümde, bin iki bin kadar savaşçıya sahip olan Abaza önderlerinden Rustum, adamlarıyla birlikte Osmanlı Devleti’ne itaat etmeyi kabul ettiğinden bağışlanarak canına ve malına dokunulmaması emredilmektedir. (Bkz. A.DVNS.MHM.d 115/657, Hicri 10 Ş 1118 [17 Kasım 1706])
Abaza korsanlarının faaliyetlerinin 19. yy başlarına dek devam ettiğini görmekteyiz. Abaza korsanların sadece Batum ve Doğu Karadeniz sahillerini değil, Soğucak’a kadar uzanan kuzey-doğu Karadeniz bölgelerinde de etkinlik gösterdiklerini ve bu eylemlerin 19. yy başlarına dek devam ettiğini Anapa Muhafızı Seyyid Hüseyin Paşa’dan gelen ‘özet rapor’dan anlamaktayız. Bu raporda Sohum ve Soğucak limanları arasında korsanlık ve yağma yapan Abaza eşkıyalarının “Haçapa” adlı sandallar kullandıkları ve bundan dolayı güvenlik açısından Anapa tarafından gelecek gemilerin kılavuz ve koruma almaları gerektiği ifade edilmektedir. (C.DH 118/5869, Hicri 2 Rebiyulevvel 1219 [11 Haziran 1804])
Sıralamış olduğumuz belgelerde söz konusu olan “Abaza” ismine sahip grupların daur soner’in iddia ettiği gibi Abhazyalı Abazalardan başka(!) bir grup oldukları iddiasının kocaman bir “palavra” olduğunu, 1600’lü yıllardan başlayarak Abhazya-Migrelya sınırında gelişen olaylardan söz eden birçok Osmanlı belgesi ortaya koymaktadır:
Abaza-Migrel sınırından bahseden 1612 tarihli bir Osmanlı belgesinde Anakara [Anakliya] kalesindeki Osmanlı garnizonunun idareci ve subayları “Serhadde (Osmanlı sınırında) bulunan Anakara [Anakliya] kalesinin muhafazasındaki askerlerin Abaza hücum ve istilası yüzünden mal ve canlarının tehlikede olduğu ve zahirelerinin kalmadığı” ifade edilerek iki yüz kadar yamak (acemi yeniçeri) takviye gönderilmesini talep eden bir dilekçe kaleme almış oldukları görülmektedir. (Bkz. YB.04 1/36, Hicri 29 Zilhicce 1020 [3 Mart 1612])
Dadyan (Migrel) Meliki’ne hitaben kaleme alınan bir diğer Osmanlı belgesindeki hükümde, Erzurum Valisi Halil Paşa’nın Gürcistan’a askeri harekatı sonrasında Migrel ülkesinin itaat altına alınmasına karşın Abaza sınırının kontrol altına alınmasında ihmalkar davranılmasından dolayı harekete geçen “Abaza eşkıyası”nın Anakara [Anakliya] kalesini yaktıkları ve ahşap olarak yeniden inşa olan bu kalenin güvenlik açısından görevlendirilecek bir mimar eşliğinde taştan yeniden inşa edilmesi emredilmektedir.(C.HR 33/1639, Hicri 20 M 1121 [1 Nisan 1709])
Bu belgelerde bahsi geçen Abhazya’da sakin Abazaların Migrel sınırını geçerek o yakada bulunan Osmanlı himayesinde Anakliya [Anakara] kalesine verdikleri baskın, Osmanlı Arşivi’ndeki Mühimme Defterlerinde de kendine yer bulmuştur. Örneğin, 116 numaralı Mühimme Defteri’ndeki Trabzon Beylerbeyi’ne yazılan 149. hükümde “Hudud-ı Gürcistan’da vâki (Gürcistan sınırında bulunan) Anakara” kalesinin Abaza ‘eşkıyası’ tarafından tahrip edilmesinden dolayı Migrel Meliki Liparityan’la işbirliği yapılarak yeniden inşa edilmesi emredilmektedir. (Bkz. BOA, A.DVNS.MHM.d 116/149, Hicri 20 M 1121 [1 Nisan 1709])
Abazaların dışında benzeri faaliyetlerde bulunarak korsanlık ve eşkıyalık yapan Migreller gibi daha başka silahlı gruplar da bulunmaktaydı. Bunlar, Osmanlı arşiv belgelerinde kendi isimleriyle yer almışlardır.
58434 numaralı Hatt-ı Hümayun belgesinde, Osmanlı beratıyla atandığını vurgulayarak İstanbul’a mektup gönderen Güryel Melikinin yönetimindeki toprakları baskın verip yağmalayan Abaza ve Mağril (Migrel) eşkıyalarından korunmak için yardım talebinde bulunduğu görülmektedir. (Bkz. HAT, 1427/58434, Hicri 29 Z 1125 [16 Ocak 1714])
Korsanlık ve yağma faaliyetlerinde yer alan Migrel gruplar kimi zaman da Osmanlı raporlarına “Gürcü eşkıyası” adıyla yine Abazalardan farklı olarak yansımaktadır.
Trabzon Valisi Vezir Abdullah Paşa tarafından yazdırılan özet raporda Batum ve Anakara [Anakliya] sahillerinin Gürcü ve Abaza eşkıyalarından zarar gördüğü, hatta Anakliya kalesinin de bu gruplarca kuşatıldığından hareketle eskiden tedbir olarak tahsis edilmiş olan dört parça geminin yeniden bu iş için görevlendirilmesi talep edilmektedir. (Bkz. İE.BH 15/1364, 2 Zilkade 1126 [9 Kasım 1714])
Yazımızı özetleyecek olursak;
1.Abhazya coğrafyasını ve Abhazyalı Abazaları ABAZA kavramının dışında tutmaya çabalamak tek kelimeyle ‘bilimsel ’ahmaklıktır.
- Anapa ile Faş arasındaki Karadeniz şeridinde Kafkas Dağ silsilesinin eteklerine kadar uzanan topraklar, uzunca bir dönem ABAZA ismiyle anılmıştır. Abhazya Abazalarının dışında burada yaşayan Abaza, Ubıh ve Adige topluluklar da bu çatı ismi kullanmışlardır. Bu tasnif, Anapa’daki Osmanlı Ahitnamelerinde de kendini göstermektedir. Bununla birlikte daha doğuda ve dağların ötesindeki Kuban Adigeleri denilebilecek Kabardey, Besleney ve Bjeduğ gibi Adige boyları ne kendilerini ABAZA olarak tanımlamışlar, ne de onlar için bu isim kullanılmıştır. Bu boylar, her zaman ÇERKEZ ismiyle bilinmişlerdir. Kuban Çerkesleri, bugün dahi ABAZE şeklinde küçük bir fonetik değişiklikle ABAZA komşularını isimlendirmektedirler. Bunu ABAZEXE yani ABZEH ile karıştırıp çorba haline getirmek, davur soner’in cehalet kaynaklı yanlışlarından biridir. Art niyet yerine öğrenme merakı taşıyor olsaydı Kabardey Adigecesinde ABAZAXE’nin “ABAZA-LAR” değil “ABZEH”ına yani “ABAZANIN ÜST TARAFI” anlamına geldiğini bizzat Kabardey dilbilimcilerden öğrenebilirdi.
- Çerkesya tabir edilen bölgede yaşayan Abaza, Adige ve Ubıh toplulukları özellikle Rus-Kafkas savaşlarında birlikte saf tutup mücadele etmişler, büyük oranda da Rusların sürgün ve cezalandırma operasyonlarından paylarına düşeni almışlardır. Burada yaşayan kabileler, özellikle sürgün sürecinde daha önceden ABAZA çatı isminin kullanılmasına benzer biçimde ÇERKES ismini kullanmışlardır. Bugün de Eskişehir’in doğusundaki Abazalar bir başka ifadeyle Aşıwa ve Aşkarıwa Abazalar, halen kendilerini tanımlarken Çerkes çatı adını kullanmayı tercih etmektedirler.
- Abhazya dışındaki bölgelerde sakin Abazaların çok büyük bölümü varlığını devam ettirmektedir. Bunların torunları Abhazya ve Abazaşta (Karaçay-Çerkes’deki Abaza bölgesi) ile Türkiye, Suriye ve Ürdün gibi diaspora topraklarında halen sülale isimleriyle birlikte varlıklarını devam ettirmektedirler. Suriye ve Ürdün dışında halen anadilleri olan Abazaca günümüze dek gelebilmiştir. Örnek vermek gerekirse Abazaştadaki Kuıj’du adlı Aşkarıwa Abaza köyü, Pshuı menşelidir. Komşu köyü Apsua’nın eski adı ise yine Aşkarıwa-Abazaların Çegerey topluluğunun adını taşımaktadır. Özellikle Batum ve Balkanlar üzerinde Anadolu topraklarına gelmek durumunda kalan Sadz ve Ahçıps Abaza grupları da Sakarya-Düzce yöresindeki Abaza köylerinde sakindir. Kayseri’deki Aşkarıwa Abaza köylerinden Kazancık’ın eski adı Başılbiy’dir. Çujı, Bağ ve Barakay Abazaları ise Bilecik-Sakarya eksenindeki Abaza köylerinde bulunmaktadır. Aşkarıwa Tam Abazaları ise Samsun’daki Hurdaz köyünü kurmuşlardır. Ardlar bölgesinden gelen Abazalar ise Zonguldak’ta Yukarı ve Aşağı İhsaniye köylerini kurmuşlardır. Ağırlıklı olarak 1859-1864 döneminde Anadolu topraklarına gelen Altıkesek Abazaların hemen tüm boylarının izini kısmen ya da tamamen İç Anadolu’da kurulan köylerde sürmek mümkündür.
Bütün bu gerçekler ortada iken ABAZALARIN aslında ABAZE olduklarını yani ABAZA olmadıklarını, Rusların ve Batılı proje tarihçilerinin hain(!) yaklaşımlarıyla, türlü siyasal-etnik komplolarla ABAZALAŞTIKLARINI savunmak ancak soner davur gibi “tarih bükücü” ustaların işidir. Bu senaryoya güç katmak için de aklınca ‘tukaka’ ederek Aşıwa Abazaları Rusçasıyla yani “ABAZİN” adıyla isimlendirmek, en az Kabardey yerine KABARDİN demek kadar “temiz kalp” göstergesidir. Osmanlı topraklarına ayak basar basmaz yukarıda sıraladığımız tüm Abaza toplulukları (soner davurun deyimiyle Abhaz ve Abazin) silah zoruyla Türkçe ’den önce ışın hızıyla Abazaca öğrenip gönüllü olarak asimile mi oldular? Yoksa Kafkasya’daki dillerini, kültürlerini yeni bir yaşam kurmak zorunda oldukları topraklara mı taşıdılar?




Related Posts
APSUARA
ABHAZ GELENEKSEL HALK MAHKEMELERİ VE ARABULUCULUK
